Oyuncak Müzesi'nin açıldığını çoktan beri biliyordum. Hem gazetelerden, hem televizyondan; Hem de benim gençliğimin de geçtiği ve hâlâ Göztepe Akasya Sokak'ta oturan annemi, babamı ziyarete giderken gördüğüm "Oyuncak Müzesi ne gider" yazan sarı levhalardan.
Böylece, bu yıl 23 Nisan'da açılan ve üstelik de yolumuzun üzerinde olan müzeyi görmek ancak yedi ay sonra kısmet oldu. Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, Oyuncak Müzesini Mynet okurları için gezdi ve yazdı.
Daha müzeye giderken yolda eski bir şarkı takıldı dilime ve müzeyi gezerken de bütün gün de, sanki görünmez bir radyodan sürekli bu şarkı çalındı durdu. İbo' nun bir şarkısıydı bu:
Benim balonlarım vardı
Onları kimler aldı
Mutlu bayramlar vardı
Kim bilir nerde kaldı
Dostumdu benim balonlar
Çocuklar beni anlar
O çocuklar ve o balonlar
Giderken de düşünüyordum bir taraftan. Oyuncak müzesi olur mu? Bu müze kimin içindir ?
Kimler gitmelidir, kimler görmelidir bu müzeyi ? Neler vardır içinde ?
HÜZÜN VEREN OYUNCAKLAR MÜZESİ
Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde oyuncak kelimesinin tanımı şöyle: Oynanıp eğlenmeye yarayan her şey.
O halde oyuncak müzesinde, yüzlerce oyuncağın bulunduğu bir yerde, çok, hem de pek çok neşelenmek, eğlenmek gerekmez mi?
Gerekmiyormuş meğerse. Ben bırakın eğlenmeyi, hüzünlendim tam tersine bu müzede, çünkü yüzlerce, türlü-çeşitli oyuncak cemekânlar içinde hapsedilmiş olarak sergileniyor. Onlara sadece bakılabiliyor, oynamak ve dokunmak mümkün değil.
Üstelik de
"Her akşamüstü oyuncakçı
cemekânından çocuk
ellerinin izlerini
siler..."
diyen Sunay Akın, akşamları çocuk ellerinin izlerini silerken neler hisseder merak ettim. Ali' nin trende kalan gözleri... Ayşe' nin mutfak takımında kalan gönlü... de cemekânda iz bırakıyor mu acaba ?
Hadi, gelin de bir çocuğun eline alamadığı... dokunamadığı... orasını burasını kurcalayamadığı... nesneye oyuncak diyin, diyebilirseniz.
Diyemezsiniz, çünkü bir nesne adı üstünde ancak çocuk tarafından oynandığında 'oyuncak' olma hakkını elde eder. Hatta, bu nesne oyuncak sözüne esas, bir tarafı ısırıldığında...bir tarafı hırpalandığında... çizildiğinde... kurcalandığında... kırıldığında... tam olarak lâyık olur.
OYUNCAK MÜZESİ BÜYÜKLER İÇİN
Ben bu müzede oyuncaklarımı ve çocukluğumu gördüm. Dedelerimi... anneannemi... babaannemi... dayımı... arkadaşlarımı... oyuncaklarımı ve Oya' yı gördüm, ilk kız arkadaşımı, ilk aşkımı.
Siz de oyuncak müzesine çocuklarınızla değil, kardeşlerinizle, hatta annenizle babanızla, gidin. Çünkü, bu müzede dokunamadığınız, okşayamadığınız eski zaman oyuncakları sizi eğlendirmiyor... neşelendirmiyor. Sadece hüzünlendiriyor.
Oyuncak müzesi çocuklar için değil, büyükler için.
EN DEĞERLİ OYUNCAĞIM
Bizim zamanımızda bugünkü kadar oyuncak yoktu, ama babaannem bizlere "Sizler ne şanslı çocuklarsınız, ne kadar çok oyuncağınız var" der, oyuncaklarımıza imrenerek bakar ve genç bir kızken, 16-17 yaşlarında menenjitten kaybettiği kızının, yani halamın tek oyuncağının kendi yaptığı bir bebek olduğunu anlatırdı yaşlı gözlerle.
Bizim çocukken en çok oynadığımız oyuncaklar misket ve aşıktı. Bugünün çocukları bilmez, aşık, hayvanların ayak kemikleriyle oynanan bir oyundu. Bir de çember çevirdiğimizi, gazoz kapağı topladığımızı hatırlıyorum.
Hemen herkesin bir veya birkaç fırıldağı da olurdu. Telden yapılan ve renkli kablolarla süslenen arabalar da çok modaydı.
Çok az çocuğun kendine ait bisikleti vardı. Daha çok, hemen her mahallede bulunan ve para karşılığı kiralanan bisikletlere binilirdi.
Benim unutamadığım en değerli oyuncağım, ki oyuncak denirse, dayımın sünnet olduğum zaman bana aldığı, saniyeleri de gösteren, siyah kayışlı Nacar marka kol saati idi. Üstelik saat fosforlu idi. Mahallenin çocuklarının bu saate ne kadar imrenerek baktıkları hâlâ gözümün önünde, çünkü o zaman bir tek benim saatim vardı. Onları evimizin karanlık bodrumuna götürür ve bir sihirbaz edasıyla fosforlarının nasıl yeşil yeşil yandığını gösterirdim.
KİTAPLAR DA OYUNCAKLAR MIDIR
İnsanı oyalayan, eğlendiren her şey oyuncak olduğuna göre, kitaplar da oyuncak sayılmaz mı? Benim de pek çok oyuncağım oldu, ama bunların içinde kitaplarımın yeri bambaşkaydı.
Çocukluğuma ait hepsi de farklı üç çeşit kitap bugün bile gözlerimin önündedir.
Bunlardan biri Özyürek Yayınevi'nin çıkarmış olduğu, aşağı yukarı 15 santim ebatlarında kare şeklindeki çocuk kitaplarıdır. Bayramda biriktirdiğim, harçlığımdan artırdığım paralarla kitapçıya koşar, alabildiğim kadar kitap alırdım. Hatırladığım, bunların resimli bir tür hikâye ve masal kitapları olduğu. Hatta bunların birinde sınıfını geçen bir öğrencinin trenle Samsun' daki teyzesine gidişi anlatılırdı ve o güne kadar hiç trene binmemiş, Kayseri' den başka bir şehir görmemiş bir çocuk olarak o çocuğa ve o seyahate ne kadar çok imrenirdim. Ben de sınıfımı 'pekiyi' ile geçerdim, ama benim başka şehirde oturan ne amcam, ne teyzem, ne halam ve ne de dayılarım vardı. Ben ancak rüyamda trene binebilirdim.
Unutamadığım kitapların ikincisi, Kaan çizgi roman serisinden 5-6 kitaptı. 1963-1965 arası olmalı. Babamın büyük teyzesi, kendisi de emekli öğretmen olan Zekiye Hala' mızın İstanbul'dan posta ile gönderdiği paketten muhteşem kitaplar çıkmıştı. Kim bilir kaç kere okuya okuya ezberlediğim... Suat Yalaz' ın o muhteşem KAAN serisi yıllarca başucumda durmuştu. Kaan gibi yürür, Kaan gibi kılıç sallar, Kaan gibi tavuğu budundan tutup elimle yer, hatta beyaz tenli kızlarla Kaan gibi sevişirdim. Zindanlara düşsek de at uşağı, gariban ama cin gibi akıllı Çalık' ın da yardımıyla sonunda mutlaka düşmanlarımızı yener galip gelirdik.
Resimli Bilgi Ansiklopedisi de ilkokul yıllarımın en değerli kitapları idi benim için. Bunlar -sanıyorum her hafta- fasikül fasikül alınır, biriktirilir ve daha sonra da cilt kapaklarının ortasında bulunan ipliklerden geçirilerek cilt haline getirilirdi. Bu ansiklopedi alfabetik ve madde madde değildi. Bir konu çok renkli ve gösterişli resimlerle, şemalarla bir hikaye havasında anlatılırdı.
BİZİM OYUNCAKÇI DEDEMİZ
Müzeden çıktıktan sonra, oraya çok yakın oturan annemi babamı görmeye gittim. Babam 80 yaşında tamı tamına. Kendi tanımıyla 'yaşlı, ama ihtiyar değil'. Gönlü hâlâ genç, hatta çocuk olanlardan.
Müzeyi anlattım babama. O da aşka geldi, kimseye bırakın elletmeyi, oynatmayı... göstermediği 'oyuncaklarını' çıkardı, gösterdi bize.
Onun yıllardır topladığı, kara, deniz, hava araçlarından oluşan sayısı yüze yakın, belki daha fazla oyuncakları var: Otomobiller... taksiler... kamyonlar... tırlar... kamyonetler... greyderler...traktörler... ambulanslar... itfaiye araçları... gemiler... botlar... kayıklar.... uçaklar... helikopterler...
Oyuncakları ile poz verdi. Ağır bir hastalık geçirdiği için evden fazla çıkamıyor şu sıralar, ama, "İlk fırsatta beni bu müzeye götürün" arzusunu dile getirdi. Biz de "'Tamam baba, götürelim" dedik. "Hem istersen şu senin filoları da müzeye hediye edelim, ne dersin ?" diye ağzını arayacak olduk, itiraz geldi: "Onları kimseye vermem."
İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ
Size müzede gördüklerimi mahsus anlatmadım. Çünkü, siz de çocukluk günlerinizi tekrar yaşamak... yıllardan beri görmediğiniz arkadaşlarınızdan biriyle karşılaşmak... çok sevdiğiniz bir oyuncağınızı tekrar görmek istiyorsanız İstanbul Oyuncak Müzesi'ne gitmelisiniz.
Bilgi almak için 0216 359 45 50/51 numaralı telefonlar ve www.istanbuloyuncakmuzesi.com adresi sizi bekliyor.
VEDALAŞMA
Ülkemizin ilk oyuncak müzesini kuran ve bunu başarmak için de tabii ki çok emek sarf etmiş olan şair Sunay Akın'ı kutlayıp teşekkür ettikten sonra, onun dizelerine bir ekleme yapmak istiyorum:
"Her akşamüstü oyuncakçı da
Sunay Akın da
cemekânından çocuk
ellerinin izlerini
siler...
Gözlerindeki yaşları da silerken."
Yazı: ahmetrasimk@mynet.com