Yalçındağ değerlendirmesinde şunları söyledi:
“Avrupa Birliği’nin kurucu ruhu, farklılıkları tehdit olarak değil, ortak akıl ve çıkar üretmenin kaynağı olarak görme cesaretine dayanıyor. Avrupa Birliği’nin kuruluşundaki temel fikir kıtada ekonomik entegrasyon yoluyla kalıcı barışı tesis etmek, köprüler kurmak ve bu yolla küresel bir aktör haline gelmekti. Bu çerçevede, AB aday ülkesi, NATO müttefiki ve bir Avrupa ülkesi olan Türkiye’nin ifade edilen jeopolitik kategoriye yerleştirilmesinin gerçeklikten uzak bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.
Türkiye, Avrupa’nın ekonomik, güvenlik ve toplumsal dokusunun ayrılmaz bir parçasıdır. NATO müttefikliği, Gümrük Birliği entegrasyonu, enerji, göç ve güvenlik alanlarındaki derin karşılıklı bağımlılık, Türkiye’yi Avrupa için bir “tehdit” değil, stratejik bir Avrupalı ortak ve üye konumuna taşıyor. Bu nedenle kullanılan dil ve yapılan kategorik sınıflandırmalar, jeopolitik gerçeklikten ziyade taktiksel hesaplara dayanıyor izlenimi veriyor; bu da uzun vadede Avrupa’nın stratejik kapasitesini zayıflatıyor.
Bizler DEİK olarak Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda başlattığımız özel sektör girişimi kapsamında, AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in de röportajında ifade ettiği gibi, AB’nin enerji, tedarik zincirleri ve güvenlik konularında daha bağımsız ve güçlü bir aktör olması gerektiğini, bunun da Türkiye ile birlikte mümkün olabileceğini ifade ediyoruz.
Bugün Avrupa’da karar alma mekanizmaları üzerine yürüyen tartışmalar, özellikle oybirliği ilkesinin yarattığı tıkanıklıklar, daha çevik ve hızlı hareket eden bir Birlik arayışını öne çıkarıyor. Nitelikli çoğunluk oylamasına geçiş ve farklılaştırılmış entegrasyon modelleri bu arayışın doğal uzantısı. Ancak bu reformların hayata geçmesi için yine oybirliği gerekiyor; bu da bazı üye devletlerin çekincelerini belirleyici kılıyor. Türkiye konusunu bu bağlamda Avrupa içi siyasetten bağımsız, 21. yüzyılda Avrupa’nın küresel menfaatleri açısından olumlu değerlendirmek faydalı olur.
AB ve Türkiye arasındaki ilişkileri Batı demokrasilerinin geleceği, ekonomik bütünleşme, yapay zeka çağının muazzam hızlı dönüşümleri, güvenlik iş birliği ve küresel rekabet bağlamında ele almanın akılcı bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.
Nitekim Avrupa Birliği içinde de Türkiye’nin konumlandırılmasına ilişkin daha dengeli ve gerçekçi değerlendirmeler yapılmaktadır. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in son açıklamalarını “jeopolitik açıdan hatalı bir analiz” olarak nitelendirmiş; bu yaklaşımın, son dönemde güvenlik ve savunma alanlarında Türkiye ile daha güçlü iş birliği yönünde verilen mesajlarla açık bir tutarsızlık içerdiğini vurgulamıştır.
Benzer şekilde Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Marta Kos da Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı son konuşmada, değişen jeopolitik dengeler ışığında Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunu açıkça ifade etmiş; Türkiye’nin yalnızca aday ülke değil, aynı zamanda stratejik bir ortak olduğunu vurgulamıştır. Türkiye’nin AB’nin en büyük ticaret ortaklarından biri olduğu, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarındaki kilit rolü ve Karadeniz güvenliği ile Ukrayna bağlamındaki kritik konumu da bu değerlendirmelerin temel unsurları arasında yer almıştır.
Ayrıca son Münih Güvenlik Konferansı kapsamında yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin NATO’nun güney kanadındaki rolü, bölgesel krizlerin yönetimindeki kapasitesi ve Avrupa güvenlik mimarisi açısından taşıdığı kritik önem açık şekilde vurgulanmıştır. Hatta bu yılki Konferans, “Türkiye’siz olmaz” fikrinin ilk kez bu kadar net şekilde dile getirildiği yer olmuştur. Zira NATO’nun tarihindeki en kritik zirvelerden biri temmuz ayında Ankara’da gerçekleşecek.
Türkiye şu anda tüm dünyanın gündeminde olan iklim krizi konusunda çok önemli bir Konferansa, COP 31’e Kasım ayında ev sahipliği yapacak. Biz Türkiye ile AB’nin uyum hedefleri, iklim politikaları, iklim krizine yönelik ortak çözümler geliştirmek gibi konularda da birçok iş birliği alanı olduğunu düşünüyoruz.
Dolayısıyla, Türkiye’yi küresel sistemde farklı kategorilerle tanımlamak yerine, Avrupa’nın geleceğini, ortak geleceği birlikte şekillendirecek stratejik bir paydaş olarak konumlandırmak hem daha gerçekçi hem de daha yapıcı bir yaklaşım olacaktır. İnanıyoruz ki Avrupa Komisyonu, AB üyeliğine aday, NATO üyesi bir Avrupa ülkesini ve ihtiyaç duyduğu stratejik partnerini “tehdit” olarak tanımlamayarak yeni dünya düzeninde daha güçlü ve bağımsız bir Birlik olma hedefine erişecektir.”